Keloğlan Dağ Aslanı - Serdar Yıldırım | Uzman Webmaster Forumu ve Freelancer Platformu
Neler yeni

Aramıza Katıl Türkiye'nin Uzman Webmaster Forumu ve Freelancer Platformu

Bilgi alışverişi, keşfedilecek yüzlerce şey, öneriler, şikayetler ve güvenilir ticaretin yeni dünyasına hoş geldin.İçerikleri detaylı bir şekilde görüntülemek, forumda paylaşımlarda bulunmak ve yardımlaşmak gibi davranışları gerçekleştirebilmek için kayıt olmalı veya giriş yapmalısın.

Alışverişe Başlayın!

Genel alışveriş kategorimizde istediğiniz ürünü satabilirsiniz veya alış yapabilirsiniz

Neler Yeni

Paylaşılan yeni konu ve mesajları görüntülemek için tıklayın

İletişime Geçin!

Yetkililerimiz ile forumumuz hakkında iletişime geçmek isterseniz buraya tıklayın

  • Paylaşmak Güzeldir Paylaşılmayan Bilginin Hiç 1 Değeri Yok.

Keloğlan Dağ Aslanı - Serdar Yıldırım

S Çevrimdışı

Serdar Yıldırım

Uzman Üye
Kullanıcı
14 May 2024
59
0
6
KELOĞLAN İLE DAĞ ASLANI
Bir varmış iki yokmuş, üç varmış beş yokmuş. Evvel zamanda Keloğlan'la anası varmış. Keloğlan küçükken çalışmayı sevmezmiş, büyüdükçe çalışmayı sevmemeye devam etmiş. Evde yatar uyurmuş, tarlaya gitse uyurmuş. Bir gün anası Keloğlan'a kızmış: " Oğlum, on koyunumuz var, bari onları götür otlasınlar. Bir işe yara. " demiş.

Bunun üzerine Keloğlan anasının sözünü dinlemiş, koyunları alıp dağa çıkmış. Koyunlar otlarken Keloğlan uyuya kalmış. Koyunlar almış başını gitmiş. Neden sonra Keloğlan uyanmış. Bakmış koyunlar yok, sağa sola koşmuş, koyunları aramış ama boşuna, çaresiz eve dönmüş.
Keloğlan'ın koyunları kaybettiğini öğrenen anası sopasını eline alıp, Keloğlan'ın üstüne yürümüş. Keloğlan kaçmış, anası kovalamış: " Keltoroş seni, on koyun güdemezsin, en büyük benim dersin. Koyunları bulmadan eve dönme. " diyerek arkasından bağırıp çağırmış.

Keloğlan anasından kurtulduktan sonra uyuyup kaldığı yere gitmiş. Koyunların izini aramış. Çok uzaklardan gelen bir mee sesi duymuş. Koyun melemesi karşıki kayalıktan geliyormuş. Kayalığa doğru yürümüş, melemeler çoğalmış. Oradaki bir mağaraya girmiş ve koyunları bulmuş.

Bu mağara bir dağ aslanının mağarasıymış. Keloğlan'ın mağaraya girdiğini gören dağ aslanı Keloğlan'ın üstüne atılmış ve onu yakalayıp koyunların yanına bağlamış. Keloğlan dağ aslanından aman dilemiş: " Ey dağ aslanı, ben ettim sen etme. Seni rahatsız ettim, kusura kalma. Bir anam var koyunları ister. Büyüklük göster, sal bizi, bırak yolumuza gidelim. "
Bunun üzerine dağ aslanı: " Sus, sessizce otur orada. Hem kafan kel hem de çok konuşuyorsun. İki günde bir koyun yesem yirmi günde koyunlar biter. Sonra sıra sana gelecek. Acaba seni nerenden yemeye başlasam? Cevaplamam gereken zor bir soru bu. "
Keloğlan bakmış olacak gibi değil, dağ aslanı laftan anlamaz. Bir kurnazlık düşünmüş: " Sayın dağ aslanı, siz bu dağın kralısınız ve burası sizin sarayınız. Bu saray çok kirli. Ellerimi çözün sadece bir ayağım bağlı kalsın, her yeri silip süpüreyim. "
Dağ aslanı: " Doğru, ben bu dağın kralıyım. Burası beni sarayım. Saraylar kirli olmaz. "

Dağ aslanı Keloğlan'ın ellerini çözmüş. Keloğlan hemen temizliğe başlamış. Bir saat sonra dağ aslanı gidince Keloğlan ayağındaki ipi çözmüş. Koyunlarla birlikte mağaradan kaçıp gitmiş. Keloğlan'ın koyunlarla geldiğini gören anası onları çoşkulu bir şekilde karşılamış. Keloğlan'ı yanaklarından öpmüş, koyunları ağıla kapamış. Daha sonra Keloğlan'la anası geceyi geçirmek üzere evlerine çekilmişler.

SON

Yazan: Serdar Yıldırım

Esra Şaşmaz İle Masal Zamanı: Keloğlan ile Dağ Aslanı - Habertürk TV
 
S Çevrimdışı

Serdar Yıldırım

Uzman Üye
Kullanıcı
14 May 2024
59
0
6
BEBEK KELOĞLAN
Bakla, ye bakla at takla
Limon, ye limon denizde somon
Kavun, ye kavun derdinle avun
Soğan, ye soğan gece yarısı Keloğlan'dır doğan.
Ebe, oğlan doğdu der, sofada dokuz doğuran babaya.
Baba koşar evinde on sekiz doğuran dedeye.
Baba, oğlum oldu, baba oldum, der.
Dede ayağa kalkar, gözün aydın, der.
Sen baba oldun, ben dede, der.
Sen baba, ben dede, diyerek oynamaya başlar.
Bunun üzerine baba, sen dede, ben baba, diyerek oynar.
Oynarlar da oynarlar.

Sonradan baba geri gelir babası yanında.
Babanın babası Keloğlan'ın dedesi,
Tatlıya bağlandı torun hevesi.
Bebek Keloğlan ağlar da ağlar.
Ana, baba, dede kucağına alır, sorun yok.
Keloğlan ağlıyor ama gözlerinde yaş yok.
Onun amacı dünyaya geldiğini ilan etmektir.
Daha doğar doğmaz hoş geldim demektir.
Hoş geldin Keloğlan, yeni doğmuş bebek oğlan.
Şimdi ağla büyüdüğünde ağlama, ağlatma.
Sakın ola zalim olma
Kılıcın değil, aklın keskin olsun.
Geldiğini görenler korkmasın, gülümsesin
Anlattıklarından ders çıkarıp hayatı özümsesin.

SON

Yazan: Serdar Yıldırım
 
S Çevrimdışı

Serdar Yıldırım

Uzman Üye
Kullanıcı
14 May 2024
59
0
6
KELOĞLAN'IN İKİZİ
Bir varmış bir yokmuş. Evvel zamanda bir Keloğlan varmış. Bu Keloğlan kasabaya gitmiş. Keloğlan'ı han odasından gören İsmail adındaki genç adam gözlerine inanamamış. Gördüğü tıpkısının aynısı kendisiymiş. Elbiseler farklıymış. Onun elbiselerini ben giysem herkes beni o zanneder. Ben de onlara pek güzel hayat dersi veririm, diye düşünmüş. Yüzünü, kafasını araplar gibi sarmış. Arapların öyle dolaşmasının sebebi, aşırı güneş ve çölde oluşan kum fırtınalarıymış. Kadınların saçlarının arasına kum dolunca yıkamakla çıkmazmış. Aşırı sıcakların ve çöl fırtınasının olmadığı yerlerde arap kadınlar, açılır, saçılırmış.
İsmail, Keloğlan'la arkadaş olmuş, kasabada gezmişler, dolaşmışlar. İki gün sonra İsmail, kadıya giderek, Keloğlan altın dolu kesemi çaldı diye iftira atmış ve onu zindana attırmış.

Ertesi gün İsmail terziye diktirdiği elbiseleri giymiş ve Keloğlan gibi sağa sola selam verip yürüyerek, sesini taklit ederek Keloğlan olup çıkmış. Sonraki on gün Keloğlan'ın ününden yararlanan İsmail pek çok kasabalıyı dolandırmış, borç alıp ödememiş, kavga çıkararak adam dövmüş ve sonunda kadıya giderek şikayetinden vazgeçtiğini söylemiş, Keloğlan'ı bırakmasını istemiş ve ortadan kaybolmuş.
Zindandan çıkan Keloğlan kasabada gezerken şaşırmış kalmış. Keloğlan'ı görenler, aman, Keloğlan geliyor bizi dolandıracak, aman Keloğlan geliyor bizi dövecek, diye aşağı yukarı kaçışmışlar. Dükkan sahipleri kapılarını kilitleyip evlerine çekilmişler. Pazar yerine gittiğinde ortalık boşalıvermiş. Pazar yerinde kimse kalmamış.

Keloğlan adamların arkasından bağırmış: " Ağalar, etmeyin, eylemeyin, neden benden kaçarsınız? Suçum neyse bileyim. "
Bunun üzerine adamın biri aralıktan çıkmış: "Benden borç aldın ödemedin. " demiş. Bir diğeri evin arkasından çıkmış:
" Beni geçen gün borç vermedim diye dövdün, bak kolum sarılı. Bir başka adam:
" Zorla evimi elimden alıp başkasına sattın. Bir haftadır sokakta yatıp kalkıyorum. "
Pek çok kasabalı yaptıklarını anlatıp Keloğlan'ı Keloğlan'a şikayet etmişler.
Keloğlan: " Ağalar, ben on gündür zindandaydım. Bu olanlardan haberim yok. Aç kalırım kimseyi dolandırmam, aç yatarım kimsenin evini elinden almam. Şimdiye kadar kavgalara karıştım ama dayak yiyen ben oldum. O koca adamı ben nasıl döveyim? Beni bilmez misiniz, beni tanımaz mısınız? Nasıl olur da kötü olduğuma inanırsınız? "

Keloğlan'ın etrafındaki adamlardan biri: " O zaman sen değilsen beni kim dövdü? Bu kadar adamı kim dolandırdı? Beni döven sendin veya senin ikizin gibiydi. Keloğlan hakikaten senin bir ikizin var mıydı? Yani mesela dedim. "
Keloğlan: " İkizim mi? Olabilir mi? Hiç bilmiyorum. Bu işi bilse bilse anam bilir. Buyrun anama gidelim. "
Keloğlan önde, kasabalı arkada, Keloğlan'ın anasına gitmişler. Olanları anlatmışlar ve Keloğlan'ın bir ikizinin olup olmadığını sormuşlar.
Keloğlan'ın anası: " Doğrudur. Keloğlan'ın bir ikizi vardı. Gece biz uyurken hırsızlar eve girmişler ve onu kaçırmışlar. Çok aradım izini bulamadım. Acısını kalbime gömdüm. Yanımda bir bu kel kafalı kaldı. Bütün sevgimi ona verdim. "
Kasabalının biri: " Öbürü de bunun gibi kel kafalı mıydı? "
Keloğlan'ın anası: " Evet doğru. O da bunun gibi keldi. Kafasında bir tel saç yoktu. Kafasına konan sinek, duramaz, kayar, yere düşerdi. Bunun adı İbrahim, onun adı İsmail'di. "
Bu sefer kasabalı önde, Keloğlan arkada, kadının huzuruna çıkmışlar. Kadı, Keloğlan'ın on gündür zindanda olduğunu ve bugün salıverildiğini söylemiş. Kasabalı, İsmail'den şikayetçi olmuş. Kadı, kendisinin de aldatıldığını, İsmail'in peşine kolcuları gönderdiğini, yakalanmasının an meselesi olduğunu belirtmiş.

Haftasına kolcular İsmail'i kasabaya getirmişler ve kadının karşısına çıkarmışlar. Huzurda kasabalı toplanmış. Deliller onun aleyhineymiş. Suçu sabitmiş. Kadı, İsmail'i ömür boyu hapse mahkum etmiş. Fakat Keloğlan ile anası gelince işler değişmiş. Keloğlan ile anası, kardeşim, oğlum deyip İsmail'e sarılmışlar. Ağlayıp, yalvarmışlar, gözyaşı dökmüşler. Bunun üzerine İsmail pişman olduğunu söyleyip herkesten özür dilemiş. Kime ne borcum varsa çalışıp öderim deyince kasabalıdan kopmalar başlamış. Kasabalı şikayetini geri alınca dava düşmüş ve kolcular İsmail'in bağlı ellerini çözmüşler.

Keloğlan ve anası, İsmail'i evlerine götürmüşler. Akşam yemeğinden sonra yatıp uyumuşlar. Sabah olunca Keloğlan ile anası uyanmışlar. Bir de bakmışlar ki, İsmail'in yatağı bomboş. Çünkü o gece yarısı kaçıp gitmiş. Biraz sonra mutfakta tarhana çorbası pişiren Keloğlan'ın anasının aklına bir tencere içine sakladığı paralar gelmiş. Paralar yerinde yokmuş. Anası sormuş: " Keloğlan bu tencerenin içinde para vardı. Sen mi aldın? "
Keloğlan: " Hayır ana, ben almadım. "
Anası: " O zaman kim aldı? "
Keloğlan: " Paranın kokusunu alan biri. Benzerim, ikizim. "
Anası: " Evde sadece orada para vardı. Ortalık dağınık değil, çekmeceleri karıştırmamış. Mutfağa yönelmiş ve parayı bulmuş. "
Keloğlan: " Ana, bu para olayını kadıya söylemezsin umarım. "
Anası: " Yok oğul, kimseye bundan söz etmek yok. İsmail nerede diye soranlara, acele işi varmış, gece gitti deriz. Başka ne diyeyim oğul. "

Onlar paralarını çaldırmışlar, biz çaldırmayalım.
Huylu huyundan vazgeçmezmiş bunu unutmayalım.
Cezasını çekmeden suçluyu affetmeyelim.
Bu öğüdü vermeden masalı bitirmeyelim.

SON
 
S Çevrimdışı

Serdar Yıldırım

Uzman Üye
Kullanıcı
14 May 2024
59
0
6
KELOĞLAN DÖRT HARAMİLER
Bir varmış bir yokmuş. Bir Keloğlan varmış. Anasıyla birlikte karınca kararınca geçinip giderlermiş. Bir yıl hiç yağmur yağmamış, kıtlık olmuş. Ekinler tarlada, meyveler dalda, üzümler bağda susuzluktan kavrulmuş. Dereler, ırmaklar kurumuş. Bunun üzerine anası Keloğlan'ı iş bulup çalışarak para kazanması ve kışlık yiyecek alması için kasabaya gitmeye ikna etmiş.

Anasının hazırladığı yiyecekleri torbasına koyan Keloğlan kasabaya gitmek üzere yola çıkmış. Hava sıcak, kasaba uzak, Keloğlan ormanda dinlenmek için, çimenlere uzanmış ama oracıkta uyuyakalmış. Neden sonra uyanmış, bakmış yiyecek torbası yok. Üzülmüş, dövünmüş, söylenmiş, etrafı aramış, torbayı bulamamış. Çaresiz durumu kabullenip kasabaya doğru yürüyüşüne devam etmiş. Sonunda ormandan çıkıp kasaba yoluna girmiş.

Keloğlan giderken yol kenarında oturmuş yemek yiyen dört adama rastlamış. Bu adamlar, o bölgede hüküm süren, soygunlar yapan dört haramiymiş. Keloğlan adamlara selam verip yanlarına sokulmuş ki, bir de ne görsün! Torba kendi torbası, yedikleri yiyecekler de anasının hazırladığı yiyeceklermiş. Keloğlan torbasını bu adamların çaldığını anlamış ama bir şey yapamamış. Yanında çakı bile yokken, adamların bellerine astıkları kılıçlara bakakalmış. Konuşmalarından onların harami olduklarını anlamış ama açlık korkuyu yenmiş: " Ağalar, karnım çok açtır. Sabahtan beri bir şey yemedim. Yanınıza sokulsam ve iki lokma da ben yesem, he olur mu, ne dersiniz? "

Haramiler, Keloğlan'a ters ters bakmışlar. Haramilerden biri sormuş: " Adın ne senin? "
" Adım İbrahim ama herkes bana Keloğlan der. "
" Keloğlan mı? Kel kafandan belli zaten. Biz insanların cebinden parasını, ağzından lokmasını alan haramileriz. Yiyecek torbanı aldık, canını almayalım. Var git uzaklaş, gözüm görmesin seni. " Bunun üzerine Keloğlan oradan bir uzaklaşmış ki sormayın.

Aradan bir ay geçmiş. Keloğlan kasabada odun kırmış, yük taşımış, getir-götür işlerinde çalışmış ve biraz para biriktirmiş. Bu arada haramilerin kasabalılara eziyet yaptığına şahit olmuş. Karşı çıkan olmayınca kasaba meydanında haraç vermedi diye adam dövdüklerini görmüş.
Keloğlan ayrılmadan önce kasabalıları haramilerden kurtarmaya karar vermiş. Padişaha posta güverciniyle haber uçurmuş. Padişah haramilerin üstüne asker göndermiş. Askerler, haramileri yakalamış ve zindana atmışlar. Böylelikle Keloğlan biriktirdiği paralarla bir eşek satın almış ve kışlık yiyecekleri bu eşeğe yükleyip, harami korkusu olmadan köyünün yolunu tutmuş.

SON
 
S Çevrimdışı

Serdar Yıldırım

Uzman Üye
Kullanıcı
14 May 2024
59
0
6
KELOĞLAN CENGİZ HAN'IN HAZİNESİ
Bir varmış, bir yokmuş. Bir Keloğlan varmış. İş bulup çalışmaz, gezer dururmuş. Yolda gördüğü kedileri, köpekleri kovalarmış. Sincaplara taş atar, ördeklerin peşinden bağırır, onların kaçışlarına bakarak eğlenirmiş. Keloğlan bir gün methini çok duyduğu Cengiz Han'ın Hazinesi'ni bulmak üzere yola çıkmış. Eşek sırtında Konya'ya gelmiş. Oradan bir kervana katılarak, İran üzerinden Moğolistan'a gitmiş. Cengiz Han hazinesini bir nehrin altına gömdürmüş. Önce nehrin yatağı değiştirilmiş. Hazine gömülmüş. Sonra nehir eski yatağına döndürülmüş.

Keloğlan sormuş, soruşturmuş, hazine hakkında bilgi toplamaya çalışmış ama boşunaymış. Tek bilinen şey, hazinenin bu nehrin altında olduğuymuş. Nehir dediğin de uzunluğuna çok uzun, genişliğine çok genişmiş. Moğollar, yerini bilsek hazineyi biz çıkarırdık, demişler.

O yaz hiç olmadık bir olay olmuş. Havalar kurak gittiği için, nehir kurumuş. Bu durum Keloğlan için büyük şans olmuş ama hazinenin yerini bulmak imkansız gibi bir şeymiş. Keloğlan talihine güveniyormuş. Dağlara, tepelere çıkmış, kuru nehir yatağını seyretmiş. Nehir yatağında gezmiş, günlerce yürümüş. Kafasını şu düşünce kurcalıyormuş: Ben Cengiz Han'ın yerinde olsaydım, hazineyi nereye gömerdim?

Sonunda dere yatağındaki bir kayanın dibindeki oyuktan çıkan maymunun elinde altın olduğunu görmüş. Oyuğu genişleten Keloğlan önüne çıkan merdivenlerden aşağı inmiş ve demir kapıyı açınca hazine odasına girmiş. Cengiz Han'ın Hazinesi işte buradaymış. Altınlar, elmaslar, zümrütler, yakutlar pek çokmuş. Altından kral taçları bile varmış. Bunlardan birazını yanındaki çuvala doldurmuş, yakındaki şehirden yiyecek, içecek ve yük taşımak için deve satın almış. Birkaç gün sonra Keloğlan girişi kaya parçasıyla kapatmış ve tam 54 deve yükü hazineyle yola çıkmış. Keloğlan hazinenin kalanını orada bırakmış. Şehirdeki develer o kadarmış ve daha deve bulabilse hazinenin hepsini alırmış.

Keloğlan aylar sonra köyüne varmış. 54 deve yükü hazineyle gelmesine anası çok sevinmiş. Keloğlan anasına 2 deve yükü hazine hediye etmiş.

Keloğlan ertesi gün çevrede ne kadar tarla, bağ, bahçe varsa satın almış ama eski sahiplerinin buraları ekip biçmesine ve ürünleri kullanmasına izin vermiş. Birkaç hafta içinde Anadolu'yu, birkaç sene içinde devletleri, krallıkları, imparatorlukları satın alarak dünyanın sahibi olmuş. Dünya kurulalı beri savaşarak hiçbir hakanın başaramadığı işi, Keloğlan savaşmadan, kan dökmeden başarmış. Geçtiği yerlerde taş üstünde taş, gövde üstünde baş bırakmayan bir dünya imparatorluğu sevdalısı Cengiz Han'ın Hazinesi'yle bunu gerçekleştirmiş.

SON
 
S Çevrimdışı

Serdar Yıldırım

Uzman Üye
Kullanıcı
14 May 2024
59
0
6
KELOĞLAN'IN ABLASI CANAN
Bir varmış, bir yokmuş. Bir Keloğlan varmış. Çalışmaktan hoşlanmaz, evde yan gelip yatarmış. Ara sıra bahçeye çıkar, çekirgeleri kovalarmış. Bahçede gördüğü akreplerin kuyruklarını keser, sonra da kuyruksuz akrebin kaçışını seyredermiş. Günlerden bir gün Keloğlan kasabaya gitmiş. Bu kasabada tellal davul çalıyor ve hazır işte çalışacak gönüllü arandığını haykırıyormuş. Olay tanıtım amaçlıymış. Canı isteyen işi yerinde gidip görebiliyormuş. Gidip görmek bedavaymış. Bu işe Keloğlan'ın kafası yatmış. Akşamüstü eve dönünce anasına olanları anlatmış. İşyeri Yalova'nın yakınlarında bir yerdeymiş.

Bunun üzerine Keloğlan'ın anası: " Ah oğlum, kader çekiyor. Biliyorsun yıllar önce ablan Canan Yalova'ya gittiydi, tıpkısının aynısı bir işte çalışmak üzere. Kızlar ve kadınlar mutlaka çalışmalı. Onlar çalışmasın, evde otursun diye bir düşünce olamaz. Bu durum erkeklerin uydurmasıdır. Amaç, kızları, kadınları geri planda bırakmaktır. Git oraya ablanı bul. Seni yanına alsın. Çalış, üret, bir işe yara. "

Keloğlan ertesi gün köyü Alaca'dan Bursa'ya gelmiş. Bursa'dan o gün öğle vakitleri 16 at koşmaya başlamış. 4 gün 3 gece at üstünden inmeden Kütahya, İzmir, Balıkesir üzerinden yeni atlıların katılımıyla Yalova'ya gelinmiş. Kurutulmuş et, peksimet yiyerek ve kırbadan su içerek bu mümkün olmuş. Atlılar, ihtiyaçlarını at üstünde karşılamışlar.

Yalova'da Keloğlan ablasını değil, ablası Keloğlan'ı bulmuş. Keloğlan gelenler arasında denince ortalık karışmış. Her bir tanıtımcı, Keloğlan'la tanışmak için, fırsat kollamış. Keloğlan'ın ablası hepsini durdurmuş: " Durun bakalım, gelen Keloğlan'dır ama benim kardeşimdir. Sizin hepinizin toplamından daha fazla benim onunla görüşmeye hakkım vardır. " deyince görevliler durmuşlar. Sonunda Canan Keloğlan'la buluşmuş. Hayır, hayır, beklediğiniz gibi Keloğlan'la ablası birbirlerine sıkıca sarılmamışlar. Sadece el sıkışmışlar ve masanın iki yanındaki taburelere karşılıklı oturmuşlar.

Canan söze şöyle bir giriş yapmış: " Aman Keloğlan, yaman Keloğlan, dağlar başı, duman Keloğlan. Be kardeşim bu kadar mı olur? Fakirsin, işin yoktur, çalışmazsın, dağ-taş gezersin. 6 yıldır buradayım. Burada çalışanlar, gelen giden müşteriler senden bahsederler. Seni anlatırlar. Bazen Karabey bizi salonda toplar ve iki kolunu yukarı kaldırıp teslim işareti çizdikten sonra, biliyor musunuz, geçen günlerden birinde Keloğlan ne yapmış, deyip başından geçmiş bir olayı anlatır. Acıklı bir olay bile olsa mutlaka güldürüşlü yanı vardır ve biz bu fırsatı kaçırmayıp güleriz. Ey kardeşim, sen ne yaptın da bu kadar tanındın, meşhur oldun? "

Bunun üzerine Keloğlan utana, sıkıla: " Ben bir şey yapmadım da insanlar benim iyi niyetimi sevdiler. Hayat yarışında beni öne çıkardılar. Önde olmak benim de işime geldi. Macera peşinde koşup onlara malzeme hazırlamak istedim. "
Daha sonra Canan Keloğlan'a buraya niye getirildiğini anlatmış. Buradaki geniş arazilerin sahibi Karabey'miş. Karabey çok iyi niyetliymiş. Hayatla yaptığı mücadeleyi kaybetmiş veya kaybetmek üzere olanlara yardımcı olmayı kendine rehber edinmiş. Geniş tarlalar hazırlamış: Domates, biber, patates, patlıcan tarlaları. Tarlayı kazmış, tohumu atmış, can suyunu dökmüş, tarla alıcı bekliyor. Geniş çiftlikler hazırlamış: Koyun, keçi, tavuk, güvercin çiftlikleri. Her çiftlikte 100'er tane koyun, keçi ve 500'er tane tavuk, güvercin.

Altını ver istediğin çiftliği ister satın al, ister kirala.
Tarlalar, 10 - 20 altın arası satın alınıyor.
Çiftlikler, 40 - 50 altın arası satın alınıyor.
İşte sana hazır iş. Seç seçebildiğini.

Keloğlan: " Ablam, söylediklerin beni etkiledi. Ben de tarladır, çiftliktir, birinden birisine sahip olmak isterdim ama şu kadar, bu kadar altın diyorsun. Nerede bende o kadar altın? 18 yaşındayım ama hiç altınım olmadı. Birkaç yıl önce Celep Ali'nin elinde bir altın gördüydüm ya aldırma. Benim altınla alışverişim işte bundan ibaret. "

Canan: " Bak kardeşim, biz buraya insanları kazandırmak için getiriyoruz. Altının yoksa al tarlayı, çiftliği kirala, kazandıktan sonra öde. Örneğin, domates tarlası diyelim. Domatesler olgunlaşınca topluyoruz, tartıyoruz ve parasını ödüyoruz. Senin yapacağın tarlanın bakımını yapmak. Eğer tarlayı kiralamışsan yarı parasını alıyorsun. Diğer yarısını kira karşılığı olarak alıyoruz. 5 yıl sonra tarla senin olacak. Örneğin, koyun çiftliği, her gün gelip süt sağıyoruz, parasını ödüyoruz. Koyunları otlatmak senin görevin. Çiftliği kiralamışsan yarı parasını alıyorsun. 5 yıl sonra çiftlik senindir. Burada bu sistemden ekmek yiyen 1.000'den fazla çalışan var. Hem kazanıyoruz hem kazandırıyoruz. "

Canan 4 saat dil dökmüş, anlatmış. Arada yaşam ve hayat hakkında pek çok şey konuşmuşlar. Sonunda konu satın alma ve kazanç işine dönmüş. Keloğlan'ın direnci karşısında Canan ipin ucunu bırakıvermiş. Kardeşini bir iş sahibi etme düşüncesi yok olmuş.
Devran dönmüş, gün dönmüş, neredeyse akşam olacakmış. Keloğlan'la birlikte gelenlerden birkaçı orada kalmış. Tarladır, çiftliktir satın alanlar, kiralayanlar olmuş. Keloğlan ablasıyla vedalaşıp atına binmiş. Hoşça kalın, demiş. Oradakiler, güle güle git Keloğlan, demişler.

Keloğlan evine vardığında olanları anasına anlatmış. Ablamın selamı var, demiş. Yakında bir gün ablasının kendilerini ziyarete geleceğini söylemiş. Müjdeyi alan anası evde temizliğe başlamış. Canan bu, belli mi olur, yarın çıkar gelirmiş. Keloğlan ile anası Canan'ı bekleye dursun gökten dört elma düşmüş. Elmaların biri Keloğlan'ın, biri anasının, biri de Canan'ınmış. Son kalan elma okuyucularınmış

SON
 
S Çevrimdışı

Serdar Yıldırım

Uzman Üye
Kullanıcı
14 May 2024
59
0
6
KELOĞLAN DENİZDEN BABAM ÇIKTI
Geçmiş zamanlarda bir Keloğlan yaşarmış. Bu Keloğlan'ın bir de anası varmış. Başka kimi, kimsesi yokmuş. Keloğlan dağda, bayırda gezen, dereden, gölden su içen, işsiz, güçsüz bir gençmiş. Anası yat deyince yatar, kalk deyince kalkarmış. Sabahları tarhana çorbası içer, akşama kadar bahçede fare kovalarmış.

Günlerden bir gün anası Keloğlan'a fena kızmış: " A benim tembel oğlum, bırak fare peşinde koşmayı, çığlık atıp onları korkutmayı. Bak öğlene yemek yok. Evden oltayı al da git denizden balık tut. Hem öğlene hem akşama yemeğimiz olur. "
Bunun üzerine Keloğlan: " Ama ana, ben balık tutmayı bilmem ki. " deyince anası:
" Balık tutmayı bilmiyorsun ama yemeyi biliyorsun. Şimdi sahilde balık tutanlar vardır. Sor, sana öğretirler. Haydi, rastgele. "

Keloğlan oltayı almış, denizin yolunu tutmuş. Sahilde balıkçılara sormuş, balık nasıl tutulur, öğrenmiş. Oltanın ucuna yem takmış, denize atmış. Bir saat beklemiş, sonunda oltanın ipi gerilmiş. Oltaya kocaman bir balık yakalandığı belliymiş. Balıkçılardan yardım istemiş. Balıkçılar, yardıma koşmuş, oltayı çekmişler ve hayretten donakalmışlar. Oltanın ucunda bir adam varmış, adam ayağa kalkmış.
Keloğlan: " Denizden babam çıktı. " diye bağırmış. Gitmiş babasına sarılmış.
Babası: " Yoksa sen benim oğlum Keloğlan mısın? " diye sormuş.
Keloğlan: " Evet baba, ben Keloğlanım. Sekiz yaşımdan beri seni görmedim. Anam, baban bir gün dönecek, derdi. İşte döndün. "
Balıkçılar: " Aman Keloğlan, denizden babam çıksa yerim derdin. Sakın babanı yeme. Onun yerine bu balıkları kızart, ye. " diyerek Keloğlan'a bir sepet balık vermişler.

Keloğlan'ın, babasıyla döndüğünü gören anasının sevincine diyecek yokmuş. Keloğlan tef çalmış, anasıyla babası oynamış. Öğle ve akşam yemeğinde balık yiyen Keloğlan, anası ve babası sonradan uyumak için odalarına çekilmişler. Sabahleyin uyanan Keloğlan babasını evde bulamamış. Ana, babam nerede, diye sormuş.
Anası: " Bilmem oğul, uyandığımda yatakta yoktu. Gelip bizim durumumuzu görüp gitti. " Keloğlan, nereye gitmiştir, deyince, anası: " Nereye gidecek oğul, denizden geldi, denize gitmiştir. "
" Ana, ben şimdi oltayı denize atsam yine denizden babam çıkar mı? "
" Hayır çıkmaz. Uyumadan önce baban bana bazı şeyler anlattı. Geldiği yerde rahatı yerindeymiş. Derdi, kederi yokmuş. Oğlum, dedi ağladı, beni de ağlattı. Sonradan ben uyumuşum, uyandığımda gitmişti. "
" Sence babamı bir daha görebilecek miyiz? "
" Görürüz de ne zaman görürüz bilmem. Oğlum denize ara sıra olta atsın, beni yakalamaya baksın dediydi ya kaç zaman sonra oltaya takılır bilinmez. Sen şimdi onu bunu boşver de babanı gördüğünün keyfini sür. Herkese denizden babası çıkmıyor bilmiş ol. "

SON
 
S Çevrimdışı

Serdar Yıldırım

Uzman Üye
Kullanıcı
14 May 2024
59
0
6
KELOĞLAN BEBEK DEV
Bir varmış, bir yokmuş. Bir Keloğlan varmış. Bol bol yemek yer, bel bel bakınır, yan gelip yatarmış. Anası bir gün kızmış Keloğlan'a: " A benim kel oğlum. Bütün gün yatmasan, bir işe yarasan, bak önümüz kış, dağdan odun kır getir, benden sana alkış. " demiş. Bunun üzerine Keloğlan, anasını daha fazla üzmemek için, baltayı kaptığı gibi dağa çıkmış.

Keloğlan dağda kesilecek ağaç aramış, durmuş. Onurlu, kişilik sahibi insan yaş ağaca balta vurmazmış ya, Keloğlan da dağda boşu boşuna kuru ağaç aramış. Keloğlan ağaçlara acıya dursun ilerden bir yerlerden bebek ağlaması, ınga sesi duymuş. Keloğlan sesin geldiği yöne doğru gitmiş ve sonunda büyük bir mağarada ağlayan kocaman bir bebek devle karşılaşmış. Bebek dev mağara duvarına tutunup ayağa kalktığında boyu dört metreyi buluyormuş.
Bebek dev, mama, mama, der dururmuş. Keloğlan onun acıktığını anlamış. Hani anne, baba, demiş.
Bebek dev: " Anne, baba yok, gitti. " demiş.
Keloğlan, ne istersin, deyince bebek dev, süt, süt, demiş. Keloğlan, iki saat bekleyebilir misin ? Ben bir koşu köye inip sana süt getireyim, deyince, bebek dev, olur, demiş. Keloğlan fırlamış, köye inmiş, köylüleri olaydan haberdar etmiş. Güğümlerle, bidonlarla süt köylüler tarafından taşınıp, bebek dev beslenmiş.

Ertesi gün bebek dev, yanında köylüler olduğu halde, emekleyerek dağdan düze inmiş, köye gelmiş. Köydeki çiftlikler ve mandıralar bebek deve süt yetiştirmişler. Bebek dev birkaç ayda emeklemeyi bırakıp, ayağa kalkmış. Bebek devin köyde gezerken, köylülere iştahla baktığını kimse fark etmemiş. Sonraki günlerde adamlar ve kadınlar kaybolmaya başlamış. Keloğlan bebek dev geldikten sonra bu böyle oldu, diye düşünmüş. Bebek devi takip etmeye başlamış. Sonunda onu bir köylüyü yakalayıp ağzına götürürken görmüş.

Keloğlan: " Hey bebek dev, bırak o köylüyü, yeme. " demiş. Bebek dev köylüyü bırakmış, köylü kaçıp gitmiş. " Ey bebek dev, ben seni mağarada bulduğumda çaresizdin. Sana yardım etmesem, hayatla mücadeleni kaybederdin. Köylülerin de sana yardımı büyük oldu. Neden onları yiyorsun? "
" Şey! Ama köylüler çok tatlı. Çıtır çıtır yedim onları. "
Sözün bittiği yer burasıymış. Keloğlan bebek devle konuşmasına devam etse ne olacakmış? Şöyle bir düşünmüş. " Bebek devi köylülerin başına bela eden benim. O zaman bu belayı ben defetmeliyim. " Keloğlan köylülerle birlikte bir sal yapmış. Bu sala bebek devi oturtmuşlar ve eline bir kürek verip denize uğurlamışlar. Bebek dev bol bol kürek çekmiş ve bir adaya ayak basmış. Bu adada insan yokmuş, hayvan yokmuş. Bebek dev et yiyememiş ama ot ve yaprak yemiş. Yıllar geçmiş, boyu on metreye ulaşmış. O, bir bebekken Keloğlan'ın ve köylülerin ettiği yardımları unutmamış. Köylülere yaptığı haksızlığı utanarak anımsamış.

SON
 
shape1
shape2
shape3
shape4
shape7
shape8
Üst